Japonya – Kasim 2013

9 – 17 Kasim arasinda is icin Japonya’daydim. 9 Kasim gunu aksam Osaka’ya vardim. Oradan trenle Kyoto’ya gectim.Ilk 2 gun Kyoto’da, sonra birer gun Fukui ve Yokaichi’de kaldim, son olarak haftasonu bir gunlugune Tokyo’ya gidip, Pazar gunu geri dondum. Zaman gectikce bir yerlere yazmazsa detaylari unutuyor insan. O yuzden buraya yazmak istedim.

Oncelikle farkettigim birsey su: 8 seneye yakin suredir Amerika’da yasiyor olsam da, insan kendisini asil dilini ve alfabesini bilmedigi bir yerde yabanci hissediyor. Kelimeleri okuyup uzak bir tahminde bulunmak bile mumkun degil. Ama Japon insani cok kibar ve yardimci olmak icin cabaliyor. Insan soyleneni anlamasa da en sonunda bir sekilde anlasiyorsun. Yerel dili bilmedigin icin kestirip atmiyorlar seni, tam tersine guler yuzleriyle daha az yabanci hissettiriyorlar.

Japon kulturunu 1 haftada cozmek mumkun degil. Benim Japon arkadaslarimdan ve 1 haftalik deneyimimden gordugum Japonya da hayat kurallar ve saygi uzerinde ilerliyor. Elinde kahveyle yurumuyorsun, tren istasyonlarinda yemek ve icmek icin belirlenmis bazi noktalar var, orada yiyecegini/icecegini tuketiyorsun. Trenin belli bir kompartmanina bineceksen duraktaki belirli bir sari cizginin arkasinda duruyorsun. Her yerde boyle kurallar var.

Saygi konusu ise bambaska.Trenlerde bilet kontrolu yapan gorevliler belli araliklarla bulundugun kompartmanin basina gecip benim anlayamadigim bir konusma yaptiktan sonra yere egilip tesekkur ediyorlar. Musteri veli nimetimizdir denilen hizmet anlayisi boyle birsey olsa gerek.

Japon kulturunde yas ile dogru orantili bir saygi var. Is duzeninde gozlemledigim de yasin ve deneyimin arttikca terfi oluyorsun. Ama rutben baskalarinin gozune sokulan bir sosyal statu gosterme araci degil. Her sirket icin gecerli mi bilmiyorum ama en azindan benim calistigim Japon firmasinda kimsenin kartinin uzerinde rutbesi veya rolu yazmiyor, sadece hangi departmanda calistigi yaziyor. Disardan gelen biri olarak sirket hiyerarsisinde hangi rutbede oldugunu bilmedigin birinin etkisini biraz da etrafindakilerin ona nasil davrandigindan veya hizmet ettiginden anlayabiliyorsun. Hizmet etmek diyorum cunku is yemeklerinde bile patronunun icecegi bittiyse bardagini ‘ast’lar kimse onlar dolduruyor. Ust’ler mesela yabanci ve ziyaretci oldugum icin benim bardagimi dolduruyorlar ama kendi bardaklarina gelince ickiyi masaya birakiyorlar ki ast’lardan biri servis etsin.

Japon dugunlerinde cifte en yakin masanin ailelere degil de patronuna verildigini dusunursen bu cokta sasirtici bir sey degil. Japon kulturunde calistigin firma, ait oldugun aile gibi aslinda. Anne-babandan sonra gecimini saglamak icin sana destek veren bir kurum sonucta. Bu iliski sadece profesyonel olarak gorulmuyor, aksine bir gonul bagi da soz konusu. Japonya’da calismaya basladigi sirkette emekli olan insan sayisinin coklugunu da bu acikliyor.

Beni en cok sasirtan seylerden biri de Japon yemek ve icme kulturuydu. Oncelikle cilginlar gibi sushi yiyecegin hayaliyle gittigim Japonya’da son gece ozellikle dile getirdigim icin sushi yiyebildim. Onun disinda bir hafta boyunce tempura yemekten sebze yemeyi ozledim. Tempura Japonlarin kizartarak yemek yapma yontemine verilen isim. Gruptaki herkes yabanci oldugu ve herkesin sevecegini dusundukleri icinde olabilir ama aksam yemeginde surekli tempura yedik. Bir sure sonra balik mi yoksa tavuk mu yedigimi anlayamaz halde, ne gelse yemeye basliyorsun. Allahtan arada geleneksel japon yemeklerinden Okonomiyaki ve Japon makarnali corbalarindan icme firsatim oldu. Okonomiyaki patates ve un bazli icine et/balik/tavuk turlerinden istedigin de konabildigi krepin daha kalini bir yemek. Uzerine balik pudrasi ve cesitli soslarla cok lezzetliydi. Tavsiye ediyorum. Japon eristeli corba da icinde japon makarnalarinin oldugu sulu bir yemek. Makarnalardan sonra geri kalan corbayi kaseyi agzina dayiyarak iciyorsun. Yemeklerden ote beni sasirtan sey Japonlarin is yemeklerindeki gelenekleriydi. Oncelikle yemegin yaninda birayla basliyorsun, ama ‘tamam, bu aksam bira iciyim’ diye birsey soz konusu degil. Japonlar icki karistirmaya bayiliyorlar. Birami icerken ‘ne icersin?’ diye soruyorlar, ‘bira iciyorum, tesekkurler’ deyince bu cevabima cok gulup ‘yaninda ne icersin?’ diye soruyorlar. Bira ile baslayip yanina sake ekleyip, sonunda da japon sarabiyla biten aksam yemekleri oluyor. E tabii arada bu gelenege ayak uydurmaya calisirken ciddi sarhos da oluyorlar. Bu benim is ortaminda inanilmaz ciddi, saygili ve mesafeli olarak gordugum Japon is arkadaslarimdan hic beklemedigim bir seydi. Gunduz patronun yaninda ideal calisan iken aksam herkesin cakirkeyif oldugu bir ortamda patronla sakalasabiliyorsun. Butun gun calistiktan sonra aksam 10’a kadar suren bu aksam yemeklerinden sonra artik ucuncu aksam ben esneyerek saate bakarken, geri kalan tum Japon ekip bir sonraki gidecekleri mekani planliyorlardi. Bu ekibin icinde 60larinda patronunda oldugunu varsayarsak kendimi inanilmaz yasli hissetsem de bu durumu jetlag’e yordum:)

Japonya tertemiz bir ulke. Etrafta cok az cop kutusu olmasina ragmen hic cop gormuyorsun. Tuvaletlere girerken ayakkabilarini cikarip ozel banyo terliklerine geciyorsun, restoranlarda kapida ayakkabini cikarip ozel dolabina kilitliyorsun. Bunlar aslinda Turk kulturunde de olan seyler ama biz yine de evimizi temiz tutmaya deger verdigimiz kadar sokaklarimiza deger vermiyoruz.

Son olarak aklima gelen ise Japon kiz ve erkeklerinin sanirim kahverengi olmasini umarak boyadiklari ama hep kizila donmus saclari. Ozellikler erkekler de yaratici sac sekilleri coktu. Bir de cok fazla erkek canta ile geziyordu, sirt cantasi veya is cantasi degil, bildigin omuza gecirilen bayanlarin cantalarina benzeyen cantalardan. Demek ki neymis modayla alakali cinsiyet rolleri de ulkeden ulkeye degisiyor. Turkiye de kadin cantasi gibi canta takan erkekler olsa ne damgalar vurulur tahmin edersiniz.

Inanilmaz merak ettigim ve hayranlik duydugum Japon kulturunu 1 hafta gorme sansim olunca surekli gozlem yapip, analiz yaptim. Aklima gelenler simdilik bu kadar. Bir sonraki yazimda asil nerelere gittim, onlari yazacagim.

Yasim cocuk

Icimizde doyuramadigimiz bir cocuk var. Hepimiz ilgi istiyoruz, yapayalniz kaldigimiz kalabaliklarda ne yapsak onay bekliyoruz, taktir istiyoruz. Buyurken duymamiz gereken her guzel sozun eksikligini buyudugumuzde anliyoruz. Hepimiz kesfedilmeyi bekleyen yildizlar gibiyiz. Karanlik koselerinde odalarimizin birileri sesimizi duysun diye sarkilar soyluyoruz. Kendi kendimize besledigimiz o essiz umudu birileri daha paylassin istiyoruz. Hepimiz aslinda birbirimize o kadar cok benziyoruz ki. Ne kadar essiz oldugumuzu kanitlamakla ugrasmasak belki de cok guzel yoldas olabiliriz.

Insan anne evine gittiginde yasi ne olursa olsun cocuk oluyor ya, onun eksikligini hissediyorum. Bu duyguyu da susleyip pusleyip guzellestiremiyorum. Guzellestirilecek hali yok cunku. Kirik, yorgun, hem cok genc hem de cok yasli bir duygu. O zamanlarda burnumun diregi titreyip sag gozum yasla doluyor. Sanki kimseye caktirmamak icin sifreli huzunleniyorum.

Hayat ancak sona erdiginde ogrendigin derslerle dolu. Icindeyken sapsal gibi yasiyorsun. Hic bitmeyecek sanip sikayet ediyorsun. Uslu uslu ogreniyorum.

 

Degisiklik yapma cesareti

Stresli bir haftayi geride birakip Cumartesi sabahi rahat bir nefes almak gibisi yok..Gecen sene yapmaya niyetlendigim degisikligi hayata gecirmek icin calisiyorum. Insan bir duzene alisti mi o duzenin disina cikmasi gittikce daha da zorlasiyor. O duzenin tahmin edilebilirligine ve rahatligina alisiyorsun. Onun disina cikmak ekstra emek gerektirmeye basliyor.

Geride kalan iki hafta boyunca bir an kollarimi degisiklige kocaman acarak kucakladim, diger an varolan duzenime simsiki sarilip birakmamayi diledim. Bu ikisi arasinda o kadar hizli gidip gelebiliyorum ki..Bu tutarsizlik beni korkutuyor. Ben eskiden boyle degildim. Karar verir, harekete gecer, fikrimi degistirmezdim. Simdi ise bazen tek istedigim olaganlik, bildigim ortamlarda bildigim yuzlerin verdigi guven.

Kendimi son zamanlarda ‘hersey bu kadar zor olmamali’ derken buluyorum, cok sik hem de. Birseyler ben zorlanmadan gerceklessin istiyorum, bazen bir telefon konusmasi, bazen verilmesi gereken kararlar..

Hayat vallahi cok garip bir deneyim. Seni yara bere icinde birakiyor diyelim, sen yine de inatla ayaga kalkip ustune ustune yuruyorsun. Icimizde yenildikten sonra bile tekrar ayaga kalkacak gucu bulabiliyoruz. Guzel bir sarki caldiginda hala sevinebiliyoruz, hala hayal kurabiliyoruz. O yarali halden inatla ayaga kalkma noktasina boyle anlar getiriyor iste insani. Bir an yaralarina aglarken, kendini hayatin akisina birakiyorsun, bir bakmissin eski yaralarin iyilesmis, yenileri eklenmis bile. Yasamak da boyle birsey iste, yaralana yaralana..

Yazdiklarimi dusundukce ne kadar da karamsar seylerden bahsettigimi farkediyorum. Aslinda hissettigim bunun tam tersi. Cok sukur ki icimde en karanlik gunlerde bile ben farketmeden yeseren bir umut var. Sanirim kotu gunlerde yikilmamami o kucuk umut sagliyor. Ben kotu haberlerin hicbirine inanmayip o kucuk umuda dikiyorum gozlerimi. Sabrim test ediliyor, herkes gibi..

Gecen sene bu aralar bu gune isik hiziyla ulasmayi oyle cok dilemistim ki. Su an o noktada olup derin bir nefes alabilmek gibisi yok. Cunku bugunku oldugum halime ancak yasayarak gelebiliyorsun. En aciyan noktada zamani durdurup ilerletirsen ayni acik yarayla farkli bir zamanda oluyorsun o kadar.

Kisaca geride birakmaya calisiyorum her turlu yarayi. Yeni sayfalar acmak icin niyetleniyorum. Hidrellez’de kagida yazip dilek tutar gibi diliyorum. Hayirlisiysa olsun diyorum. Dort duvarin icinde o duvarlardan birine kapi cizdim, acilmasini bekliyorum.

Rastgele fikirler

Dun aksam eve donerken yakindaki cicek obeginin arasinda sapsari bir kus gordum. Araba kullaniyordum, durup yakindan bakamadim. Kanarya gibi parlak bir sariydi rengi, boyu olsa olsa 6-7 cm. Ama o kadar guzeldi ki…Su an bile dusunuyorum. Sanki ben goreyim diye oraya ucmus gibi ustume alinip mutlu oldum. Boyle doganin beklemedigim zamanlarda beklemedigim seyler gostermesini cok ozel algiliyorum. Sanki sadece benim icin hazirlanmis bir hediye gibi. Ben eskiden boyle degildim mesela. Cicekler, bocekler, yesilliklerin bir anlami yoktu. Simdi sonbaharda rengi degisen yapraklar, kar yagarkenki sessizlik, ormanin kenarindan hizlica yuruyen tilki sanki bir isaret gibi. Sanki ben dikkatli bakarsam dunya guzelliklerle dolu gibi. Gozlerimi kocaman acip cok dikkatle bakiyorum ben de.

* * * *

Sabah bir yerde okudum da hosuma gitti: "Yas cok onemi olmayan bir sey, eger sen peynir degilsen."

* * * *

Bu aralar dusundugum bir diger seyse insanlarin ‘Kendi genc haline tavsiyelerin ne olurdu?’ sorusuna cevaplari. Insanlarin cogu yardim istemenin bir sakincasi yok diyor. Ben de kendime bunu hatirlatmaya calisiyorum. Yardim istedigim zaman caresiz, aciz olmadigimi tekrar ediyorum kendime. Yardim istemek gurur kirici ve zayif birsey degil diye kendimi ikna etmeye calisiyorum. Birileri benden yardim istese yardim edebildigim icin sevinmez miydim diye dusunup biraz daha pozitif bir seye cevirmeye calisiyorum yardim istemeyi. Ama hic kimseden yardim istemeden ve beklemeden yasamaya alistigim ve hatta zorlandigim her ani yardim istemeden atlattigim icin kendimi daha da guclu hissettigim icin bu dusunce seklini degistirmekte zorlaniyorum. Ben baskalarinin destek alarak kolayca atlattigi seyleri desteksiz atlattigimda ne kadar guclu oldugumu dusunmeyi degil de destek alsam hayatin ne kadar kolay olacagini dusunmeye calisiyorum. Hayat dedigin kolay olmali zaten. Son noktaya geldiginde kimseye ekstra guclu oldugu icin madalya takmiyorlar, aksine enerjini yok yere harcadigin icin asil guzellikleri yasayacak gucun kalmamis oluyor.

Tekrar edersem gercege donecekmis gibi tekrarliyorum icimde: "Hayat aslinda cok guzel, cok kolay, cok eglenceli..Hayat aslinda cok guzel, cok kolay, cok eglenceli…."

Temmuz 25

Canim annem, en iyi arkadasim,

Suphesiz omrunun en zor yilini geride biraktin. Diliyorum ki yasadigin zorluklar geride biraktigin yasinla birlikte son bulsun ve onumuzdeki her yeni gun ve her yeni yil bir oncekinden daha buyuk guzellikler getirsin.

Bilmeni isterim ki yasadigimiz tum zorluklara bugunu yasayabildigimiz icin degdi! Seni cok ama cok seviyorum.

Daha nice dogumgunlerimizi birlikte kutlamak dilegimle sevgi ve ozlemle opuyorum.

Ipek kizin

Mine cicegi

Fotograf karelerinden filme

Dusunuyorum da kucukken hayat fotograflar gibiydi. Buyudukce bir filme donmeye basladi.

Aklimdakileri net bir sekilde anlatabilecek miyim bilmiyorum ama deneyecegim.

Kucukken hayata daha cok bir fotografmis gibi bakiyormusum, onu farkettim. Herkesin bir rolu var ve o roller hep oyle kalacaklar. Mesela daha ben cocukken askeriyenin onunden gecerken nobet tutan askerleri gorup uzulurdum. O an benim icin hayat bir fotograf kadar netti: Ben ailesinin yanindan ayrilmayan kucuk bir cocuktum ve nobet tutanlar ailesinden cok uzakta olan askerlerdi. Ben mekandan ve zamandan bagimsiz olarak hep ailesinin yanindan ayrilmayan kucuk bir cocuk olacagim, onlar da hep ailesinden cok uzakta kalacaklar gibi geliyordu. O yuzden kendimi cok sansli hissederdim ama bir yandan da o askerler icin cok uzulurdum. O zaman bana gore hayat boyle birseydi iste. Kimisine guzel roller verirdi, kimisine daha zor. O zaman hayat benim icin kafamda dondurdugum o fotograf karesi gibi olacakti. Hersey guzeldi ve ben guzel bir rolle yirtmistim. Bundan sonrasi da boyle guzel guzel yasanacakti iste.

Aslinda hayat bunun tam tersi bir deneyim, sabit olan hicbir sey yok. Hayata dair hersey her an yenileniyor, her sey her an degisiyor. Hayat bir film gibi her dakikasinda farkli suprizler sunuyor. Mulakat icin urkek ve gergin oturdugun toplanti odasinda yillar sonra emeklilige ayrilmadan once senin icin hazirlanan supriz bir kutlamaya katilabiliyorsun. Buyurken endiseyle ‘acaba hep yalniz mi kalacagim?’ diye dusuncelere daldigin odana, sevgilini uyandirmak icin girebiliyorsun. Ogrenciyken hayranlikla baktigin o harika arabayi kendi paranla alip binebiliyorsun. Universitedeyken imzasini istedigin yazarin konusmasini yaptigi salonda ilk kitabini tanitabiliyorsun.

Ama malesef her zaman oncekinden daha guzel roller vermiyor hayat sana. Bazen birisinin bebegini tebrik etmek icin mutlu ve umutlu gittigin hastanenin bir alt katinda aylar sonra yogun bakim kapisinin onunde caresiz ve korkak bekleyebiliyorsun. Yorgun argin gelip de annenle keyifle cay icip dertlestigin yerde annen cok uzaktayken tek basina efkarlanabiliyorsun. Cok sevdigin, sana yol gosteren ogretmeninle hayata dair kafa yorup eski sinif arkadaslarini anlatirken, yillar sonra eski sinif arkadaslarinla o ogretmeninin cenazesinden cikip hayata dair kafa yorabiliyorsun.

Hayatin boyle oldugunu yeni yeni kabul etmeye basliyorum, ya safligimdan ya inadimdan. Her mekanda farkli bir rolun olabiliyor ve rolun her an degisiyor. Hayatin icinde bir ‘sey’ olmaktan baska bir ‘sey’ olmaya akiyorsun. Kendi evindeyken baska bir yonun var, ofisteyken baska.. Sevgilinleyken baska birisin, en yakin dostunlayken baska, anne-babanin yanindayken bambaska. Su dakika bu sartlarda olabilirsin ama az sonra bambaska sartlarda.

O yuzden sanirim zorluk cekiyorum, kucuklugumden beri tanidigim arkadasimi bransiyla ilgili diger uzmanlarla konusurken gorunce, ayni sinifta universite sinavlarina hazirlandigim arkadaslarim anne/baba olduklarinda.

Hayatin boyle olmasi hem cok umut verici hem de cok korkunc degil mi? Her kotu anin arkasindan, cok guzel bir an gelebilir. Her mutlu andan sonra hayatini yikacak bir haber duyabilirsin. Mutluyken hep tetikte olmaya, mutsuzken de umutla bakmaya sebep degil mi?

Boyle dusunceler var iste kafamda, sebebi kucukken onunden gecerken uzuldugum askeriyenin onunden daha birkac hafta once yeniden gecmis olmam. Ben artik ailesinin yanindan ayrilmayan kucuk bir cocuk olmaktan cok uzagim ve kafamda sabitledigim o fotografta guzel rol alarak yirttigimi dusundugum hayattan cok farkli hayatim. Ama allahtan hersey her an degisebilir 🙂